23 Aralık 2011 Cuma

Yiğit Okur - Piç Osman'ın Pabuçları ve Güvercinler

Yiğit Okur’u bir kaç yıl önce okuduğum “Hulki Bey ve Arkadaşları” adlı romanı ile tanıdım. Ortaokul ve Liseyi yatılı okumuş olmak nedeniyle, çocukluktan ilk gençliğe geçiş döneminde Galatasaray Lisesinde başlayan arkadaşlığın, odağında 6-7 Eylul kırımının yeraldığı belirli bir tarihi dönemdeki insan ilişkilerinin anlatıldığı bu romanın beni sarması doğaldı. Ama sadece bundan değil Yiğit Okur’un okutan üslubundan da etkilenmiş olmalıyım ki daha sonra “Deniz Taşları” “Sıfırlamak” ve “Topal Viktor’un Anılarını” da beğeniyle okudum. Gazetelerin kitap eklerinde Yiğit Okur’un ”Yazamadığım Romanın Öyküsü” adlı yeni romanının yayınlandığını okuduğumda bu romanla başlayarak  Yiğit Okur’un tüm külliyatını okumaya karar verdim.

“Piç Osman’ın Pabuçları” Sulukuleli bir ayakkabı boyacısının, ondan muhbir olarak yararlanmak isteyen polisin verdiği görev sırasında, başından geçenleri anlatırken aslında gündelik insan ilişkilerinde toplumsal statünün, giyim kuşamın ne kadar belirleyici olduğunu gözler önüne seriyor. Yiğit Okur bu romanında da çok alaycı bir üslupla her farklı düşüneni “komünist” diye yaftalayarak gözden düşürme ve yeri geldiğinde cezalandırma pratiğimizin çok eski ve yaygın olduğunun canlı bir örneğini veriyor.


“Güvercinler”de, cumhuriyetin idealist Kaymakamı Saffet Bey’in  güvercinlere olan takıntısı nedeniyle acı-gülünç hayatının özellikle bir kasaba eşrafının kurduğu tefecilik-siyaset-haksız kazanç tezgahı karşısındaki yenilgisini anlatıyor. Bu kadarla kalsa... Cevat Fehmi Başkut’un “Buzlar Çözülmeden” adlı eserinden esinlenmiş diyebileceğimiz bu roman, İçişleri Bakanlığı Personel Şube Müdürlüğünden emekli “Deli Saffet Bey”in 6-7 Eylül 1955 olayları sırasında tıkıldığı Selimiye Kışlasında tanıdığı üç kişiyle birlikte “komünist” yapılarak vatana ihanetle yargılanmasına kadar ilerliyor. Yiğit Okur çok ince mizahıyla saçmayı o kadar güzel anlatmış ki kitabı bitirdiğimde 1999 yılında yazılan bu romanda Saffet Bey ve arkadaşlarının idamla yargılanmasını talep eden savcılık iddianamesinin günümüzdeki bazı davaların iddianamelerine esin verdiğini düşünmekten kendimi alamadım.

Engin hukuk bilgisini çok iyi tanıdığı ülkesi ve insanlarını anlattığı roman ve öykülerindeki olay örgüsüne ve üslubuna yansıtan Yiğit Okur’u keşfe diğer eserlerini okuyarak devam edeceğim.

Piç Osman'ın Pabuçları Can Yayınları, 2009 (1. Basım)

Güvercinler Can Yayınları, 2000 (1. Basım)

Yiğit Okur
1934 - 2016


16 Aralık 2011 Cuma

Zeynep Altıok Akatlı - Yıldız İzi

Karanlıkları aydınlığa çıkarmak için Kerem gibi yananlardan, 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta yakılmasını engelleyemediğimiz bu ülkenin yüzakı insanlarından şair Metin Altıok ile “içi sırça kırılganlığında demir leblebi” olarak tanımladığı deneme ustası felsefe profesörü Füsun Akatlı’nın kızı Zeynep’in Milliyet Sanat Dergisinde yayınlanmış anılarını topladığı “Yıldız İzi, anılar, acılar yaşanmışlıklar” kitabından sözetmek istiyorum. Zeynep Altıok Akatlı’nın “gölgemi aydınlatan yıldızlar” olarak nitelediği ve ana-baba çevresinde olup çocukluğunu, ilkgençliğini birlikte geçirdiği ve onlardan öğrendiği sanat-edebiyat insanlarını anlattığı bu kitabın her satırı yaşanmış onca acıya karşı mutlu bir çocukluğun ve genç kızlığın mayaladığı insan sevgisini yansıtıyor. Zeynep Altıok Akatlı çok yalın diliyle bu insanları bize tanıtırken bir anlamda da büyük bir değerbilirlikle onlara borcunu ödüyor.


Metin Altıok’un desenleri ve şiirlerinden alıntılarla zenginleştirilmiş bu kitapta yeralan  bir dörtlük içinde yaşadığımız toplumsal durumu ne kadar güzel anlatıyor.
“Geçmişe özlem gelmişse bir toplumda gündeme;
Bugünden hoşnut değil demektir kimse.
Ama geçmiş güzellikleri yaşatmak için,
Gönlü yok kimsenin gül yetiştirmeye.”
Ülkemizde giderek hakim olan “kültürsüzlüğün kışında” üşüyen yüreğinizi Zeynep Altıok Akatlı’nın satırlarındaki insan sıcaklığı ile ısıtmak için ve Füsun Akatlı’nın vefatından sonra yazdığı bir yazıda kullandığı “ben artık vekaleten yaşıyorum, anneciğim” sözünün anlam derinliğini duymak için okumanızı öneririm.
Doğan Kitap, 2011, 1. Basım
Zeynep Altıok Akatlı, annesi yazar, eleştirmen ve akademisyen Füsun Akatlı ve babası şair Metin Altıok ile...

12 Aralık 2011 Pazartesi

Chinua Achebe - Parçalanma

Chinua Achebe'nin en önemli romanı olarak gösterilen "Parçalanma", Nijerya'nıİbo bölgesine bağlı küçük bir köyde yaşayan, oranın ileri gelenlerinden biri olan Okonkwo'nun hikayesi. Hangi zaman diliminde geçtiğini kesin olarak ele vermese de satırlar, Hristiyan misyonerlerin ve Britanya İmparatorluğu'nun bu ücra bölgeye nüfuz etmeye başladığı dönemler olduğunu anlıyorsunuz hikayenin gelişiminden. "Parçalanma", bir yanıyla Okonkwo'nun yaşamı ekseninde, bölgenin bütün kültürel zenginliğini her yönüyle gözünüzün önüne getirirken, diğer yanıyla da tüm bu kültürel çeşitliliğin, 'beyaz adam'ın kıtaya ayak basmasıyla nasıl darmadağın olduğunu, - romanın isminin de hemen akla getirdigi gibi - parçalandığını resmediyor. Ve tüm yıkıcılığıyla bu süreç, Okonkwo'yu da uçurumun kenarına sürüklüyor.

"Parçalanma"'yı bitirdiğimde aslında ben de parçalara ayrılmışım farkında olmadan. Günümüzün popüler iki kavramı - evrensel insan hakları ve çok kültürlülük - üzerineydi bu parçalanış ya da afallama. Eger 'öteki' kültürlere saygı ve onların yaşatılmasıysa çok kültürlülüğün temeli, herhangi bir çarpışma olmadan bu iki kavram arasındaki rabıta nasıl kurulacaktı? Bu iki kavramın kol kola, birbirleriyle çelişmeden işlemesinin yolu var mıydı?


Achebe'nin Okonkwo ve Ibo'daki yaşam özelinde berraklaştırdığı gibi, kültür, tonlarca adet ve geleneğin bir derlemesinden ziyade, tüm bu adet ve geleneklerin birbirine özenle bağlandığı, eklemlendiği bir bütün gibi geliyor bana. Günümüz evrensel insan haklarıyla çelişiyor diye 'sorunsuz' bir şekilde parçalara ayrılabiliyor mu bütün? Uymayan tarafları hemen kırpılabiliyor mu? İnsanoğlu tüm geçmişinin üst üste binmesiyle kendi bütününü yaratıyor ve bu bütün, hayatının yönetim koltuğunda oturuyor, insanları kategorilere ayırıyor. Çoğu kez - galiba her seferinde - erkeklere kadınlar üzerinde tartışmasız bir hakimiyet sağlıyor örneğin. Yine çoğu kez aynı kültürün içindeki, aynı coğrafyayı paylaşan bir topluluğu sistematik bir biçimde aşağı ilan ediyor. İnşa edilmesi uzun yıllar sürmüş bu bütünden kolayca feragat ediyor mu insanoğlu, evrensel değerler uğruna da olsa? Aksine, bu bütünün ufak bir kısmına bile 'saldırılsa', pençeler çıkıyor ve sonucunda 'parçalanma' kaçınılmaz oluyor.


İşte her iki kavrama da saygı duymakla birlikte, ikisi arasinda bir orta yol bulamıyorum maalesef. Hele süregelmiş ve hep süregidecek daha fazla özgürlük, daha fazla insan hakları amacıyla - ya da maskesi altında - yapılan emperyal müdahaleleri düşündükççıkmazım daha da büyüyor.


Özetle "Parçalanma", sadece alışık olmadığınız bir kültüre yelken açmanızı sağladığı için değil, aynı zamanda fikri duyargalarınızı da harekete geçirdiği için önemli bir roman.


Not: Önceki yazılarımdan birinde, kuzenimden ve yaptığı işten bahsetmiştim kısaca. "Parçalanma" da onun bana hediyelerinden biri. Bir kez daha teşekkürler sana!

İthaki Yayınları, 2011 (1. Basım)

Chinua Achebe
1930 - 

7 Aralık 2011 Çarşamba

Andre Gide - Kalpazanlar

"Kalpazanlar", bir Paris 'vakayıname'si. Bakalorya sınavına hazırlanan iki lise arkadaşı, Bernard ve Olivier yapıyor açılışı. Bernard'ın evinde bazı gizli mektuplari bulması, gayrı meşru bir çocuk olduğunu öğrenmesi, evden kaçması ve soluğu Olivier'in yanında almasıyla zengin ve bir o kadar kafa karıştırıcı olaylar silsilesi seriliyor gözler önüne. Bernard ve Olivier'in kıvılcımı çakmasıyla başlayan hikaye, çok geçmeden ailelerini, Olivier'in küçük kardeşi George'u, amcası Edouard'ı, Edouard'ın arkadaşı Laura'yı, Olivier'in ağabeyi Vincent'i, Vincent'in arkadaşı Kont Passavant'ı, Passavant'ın sevgilisi Lady Grifitth'i, Edouard'ın okul arkadaşı Victor'u, Victor'un yeğeni Gheri'yi, Laura'nın babasi Vedel'i, Edouard'in piyano öğretmeni Perouse'yi, Perouse'nin torunu Boris'i ve daha nicelerini kapsayacak şekilde genişliyor ve büyüyor. Bu büyük topluluğun üyeleri birer birer ortaya çıktıkça, ateşe bir odun daha atılıyor.

Sayfalarda ilerledikce, tüm bu bahsettiğim karakterlerin birbirleriyle bir şekilde bağlantılı olduğunu görüyorsunuz şaşırarak. Örnevin, kitabin başlarında Edouard, kendini içinde bulunduğu zor durumdan - evlilik dışı ilişki - çekip çıkarmaya calışan arkadaşı Laura'yı ziyaret etmek ve tavsiyelerde bulunmak için Londra'dan Paris'e geliyor. Gelir gelmez öğrendiği ise Laura'nın aşığının yeğeni Vincent olduğu. Bunun gibi birçok bağlantı ya da ilişki açığçıkıyor hikayenin dinmeyen temposu içerisinde ve böyle olunca da girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir geleneksel romandan ziyade, hammadesi karmaşık ilişkiler olan, özenle dokunmuş bir kilime benziyor "Kalpazanlar".

Kitabın başlığı akla hemen sahte para basan bir kalpazanlar halkası getirse de - ki kitap da böyle bir olay da var - Andre Gide'nin temel derdi sahtelik ve riyakarlık. Kalpazanlar halkasının ötesinde, meşru olmayan çocukları olan babaları, gizli ilişkileri olan yetişkinleri ve hayatın her yanını kaplamış yapaylıkta gerçeği arayan insanları anlatıyor. Ayrıca bahsettiği insanlar arasındaki her etkileşimin ahlaki yanını da sorguluyor roman boyunca. 


Bitirmeden önce, "Kalpazanlar"'ı okumayı düşünenlere su öneriyi yapmam gerek. Yazdığım gibi birbirleriyle bir şekilde bağlantılı birçok karakter giriyor ve çıkıyor satırlara. Bazen hatırlamak zorlaşabiliyor ve "Bu kimdi?" diye soruyorsunuz kendinize. Ya okurken karakterleri ve ilişkilerini gösteren bir indeks hazırlayın kendi kendinize ya da benim gibi tembelseniz şu hazır olanı kullanın.

Can Yayınları, 2009 (2. Basım)
Andre Gide
1869 - 1951

30 Kasım 2011 Çarşamba

Tahsin Yücel - Gökdelen "Çürümede Son Nokta!"

"Gökdelen" distopik bir roman. Bir kabus... Okuduğum diğer romanlarında, çürümüşğe giden yolun taşlarını döşüyordu sanki Tahsin Yücel. "Gökdelen"'de ise çürümüşğün kendisini anlatıyor, tamamlanmış halini, bitmiş halimizi...

2073 yılının Türkiye'sinde, İstanbul'dayız. Sadece cebi dolu olanların nefes alabildiği, diğerlerinin - 'yılkı insanları' diyor bunlara Tahsin Yücel - kentin çeperlerine çekilmek zorunda kalarak kentsel atıklarla beslenmeye çalıştığıİstanbul'un bütün tarihi dokusuyla dümdüz edilip 'Niyorklu' lakaplı müteahhit Temel Diker tarafından gökdelen tarlasına çevrildiği, tekellerin her yeri ele gecirdiği, tüm eğitim kurumlarının, sağlık hizmetlerinin özelleştirildiği, denize girmenin, meyvenin tadına dalından kopararak bakabilmenin nostalji olduğu bir yere dönüşş sevgili ülkemiz.

Tüm bunlar yetmedi mi? Son noktayı da romanın kahramanı, bir dönemin ateşli solcusu, dönemin 1 numaralı avukatı Can Tezcan'a koyduruyor Tahsin Yücel. Zaten tüm değerlerin özelleştirildiği dünyada ve ülkemizde acilen giderilmesi gereken bir çelişkiye, yaraya parmak basıyor kendisi. Dünyada ilk olacak bir öneriyle çıkıyor herkesin karşısına. Yargının da özelleştirilmesini istiyor ve bu öneri ışık hızıyla hayata geçiriliyor.


Bu kadarı da fazla, degil mi? Bence yetmez ama evet! 2073'ün Türkiye'sini anlatıyor Tahsin Yücel, ama uçlarda tasvir ettiği kısımları bir an icin görmezden gelip, 2073 yerine 2011 yazmamız işten bile degil. Yaşadığımız zaman dilimi icinde, toplumsal çürümenin kazandığı ivmeyi ve geldigi noktayı görememek icin ya baştan aşağı 'saf' ya da bu çürümeden fazlasıyla nemalanıyor olmak gerekir. Baksanıza RTE üniversiteleri bile kurulmaya, kücük RTE'ler bile yetiştirilmeye başlandı güzel ülkemizde. Üniversitelerin isminin RTE ile değiştirilebildiği, ancak aynı RTE'nin üniversitelere koruma ordusuyla girebildiği günümüz Türkiye'si ortadayken, Tahsin Yücel'in geleceğin Türkiye'si icin öngördükleri çok mu abartılı?


Karanlık bir roman "Gökdelen". Umudunuz kırılmış bir şekilde son sayfaya kadar geliyorsunuz. Ancak, son sayfada küçücük de olsa bir ateş yakıyor Tahsin Yücel. Artık tek bir fiskeyle sistem dışına itilenlerin canlarına tak ediyor. Ta ki...


Can Yayınları, 2006 (1. Basım)


Tahsin Yücel (1933 - 2016)

9 Kasım 2011 Çarşamba

Oblomovluk: Bilinçli Ataletin Trajedisi

Haddinden fazla akademik ve can sıkıcı bir başlık olmuş değil mi? Oblomov gibi, adı bir insanlık halinin tanımlanmasına ilham olmuş, ünü sınırlarını aşmış bir kahramanı, içine kıvrıldığı meşhur hırpani hırkasından çıkarıp bunun gibi clichélere hapsetmek, bununla yetinmeyip Oblomov'u Oblomov yapan koşulları görmezden gelerek, onu tembellikle, uyuşuklukla yaftalayıp özündeki saflık ve iyi niyeti, ruhunu ve bedenini tümden işgal etmiş ataletin bilincinde oluşunu bir kenara itmek, ona yapılacak en büyük kötülüklerden biri olurdu herhalde. Ben elimden geldiğince böyle yapmamaya özen gösterip, Oblomov'la ilgili hissiyatımı, onu ortaya çıkaran toplumsal koşulları açık etmek istiyorum yazımda. Öbür türlüsünü yapmak, yani bu 'gönül adamı'nın karşısına dikilip yanlışlarını söylemek, onu parmağımı sallaya sallaya azarlamak, - okurken bazen kendimi zor tutsam da - "Kalk artık, harekete geç!" demek, inanın elimden gelmiyor. Yattığı yerde o tatlı, zararsız uykusuna devam etsin istiyorum.

Oblomov'u nasıl anlatmalı? Kendisinin toplumsal kaderin bir kurbanı olduğunu anlamak, ortada Oblomovluk diye bir trajedi varsa eğer bunu daha iyi kavrayabilmek için, Oblomov'un kişisel tarihine bir göz atmanız, hatta o meşhur rüyasını sizin de görmeniz gerekiyor. Oblomov bir derebeyi çocuğu, ama  - talihine yansın - yüzyıllar sürmüş bu aristokratik toplumsal düzenin can çekiştiği zamanlarda açmış gözlerini. Rüyasındaki cennetini, Oblomovka'daki çiftliğini ve kölelerini kahyasına bırakıp devlet aygıtının şemsiyesi altında yükseleceği umuduyla atmış büyük şehre kapağı. Oblomovka'nın hiçbir çaba harcamadan her şeyi önüne getiren dingin yaşamı ile Rus şehirlerinde yeni yeni filizlenen, ekmeğin aslanın ağzında olduğu hareketli düzen arasındaki fark, birbirinden tamamen farklı bu iki dünya arasındaki çelişki, sudan çıkmış bir Oblomov yaratıyor. Böyle bir hayata küçüklüğünden beri alış(tırıl)mamış, - ataletin adeta nesilden nesile aktarılarak - değerin çalışmamakta olduğu aşılanmış Oblomov, toplumdışı, uyuşuk, elle tutulur tek eylemi düşünmek, hatta çok ve hep düşünmek olan bir insana dönüşüyor. Düşünüyor, taşınıyor, planlıyor, ama her şeyi yarına bırakıyor, erteliyor, bir türlü eyleme geçemiyor. Yerine, atıyor yamalı hırkasını sırtına ve uzanıyor. Tüm bunların sürekli bilincinde , ara sıra da haline isyankar bir Oblomov ortaya çıksa da, elinden hiçbir şey gelmiyor zavallının.


İşte böyle... Keskin değisimlere / dönüşümlere ayak uyduramayanların tek bir fıskeyle her dönem ve her daim diskalifiye edildiği bir dünyaya doğmuş insancıklarin trajedisidir Oblomov.


Son söz: Okuduklarının şekline şemaline fazla önem vermeyen, görüntüyü önem sırasının sonlarına koyan biri olsam da İş Bankası Kültür Yayınları'na, Oblomov gibi bir klasiği bana böylesine kaliteli bir baskı ve çeviriyle (Sabahattin Eyüboğlu - Erol Güney) okuma keyfi yaşattıklari için teşekkür ediyorum.

İş Bankası Kültür Yayınları, 2011 (10. Basım)

Ivan Alexandrovic Goncarov
1812 - 1891

29 Ekim 2011 Cumartesi

J. M. Coetzee - Petersburg'lu Usta

Yıl 1869... Orta yaşların sonuna yaklaşan bir Rus yazar, ölen üvey oğlu Pavel İsaev'in kederi omuzlarında St. Petersburg'a dönüyor. Başlarda, sahte pasaportla ortalıkta salınan bu yazarın kimliğini okurun tahmin etmesini ister bir hali var Coetzee'nin. Ancak Pavel'in kaldığı küçük odanın sahibesi, yazarın ilk romanı "İnsancıklar"'dan bahsedince satır aralarında, hemen anlıyorsunuz Petersburg'lu ustanın kim olduğunu: Fyodor Mihaylovic Dostoyevski... Ve onun arayışı çiziyor yolculuğunuzun rotasını...

Dostoyevski'nin arayışı üvey oğlunun intiharı üzerindeki sis perdesini kaldırmak, sonucunda ona tekrar ulaşmak üzerine şekilleniyor ve kendisini - fark etmeden veya ederek - Pavel'den geriye kalanların içine gömülmüş buluyor Dostoyevski. Terk ettigi üvey oğlu artık bir saplantıya dönüşüyor. Onun küçük odasına taşınıyor, onun yatağında uyuyor, kıyafetlerini giyiyor, Anna ile ilişkiyi giriyor - belki Pavel'in de yaptığı gibi - ve onun esrarengiz varlığıyla ilgili her detayın peşine düşüyor. Özellikle de Pavel'in yazdıklarının peşine...


Pavel'in esrarengiz kağıtlarına polisin el koyması ve kağıtların arasından o dönemin anarşist bir örgütüne ait bir 'ölüm listesi'nin çıkmasıyla, Dostoyevski kendisini birdenbire komploların, devrim hülyalarının ortasında ve hülyaların sahibi, örgütün lideri - bir başka tarihi kişilik - Sergey Neçayev'in karşısında buluyor.  Ve bu andan itibaren de Pavel'in ölümünün ardındakileri, Neçayev'i harekete geçiren güdüleri ve tüm bunların oluşumundaki kendi payını da görmeye baslıyor.


"Pavel'in, Neçayev'in, her şeyin cevabı... tüm öfkenin başlangıcı. Babalar ve oğullar: düşmanlar, ölümüne düşmanlar."


Sadece baba ve oğul arasındaki tansiyon değil, Dostoyevski yazınına içkin başka konular da sayfalardaki yerini alıyor. 'Usta'nın zamanında kendine dert ettiği her konuyu göğsünde çok iyi yumuşatıp golleri sıralıyor Coetzee. Yolsuzluk, fahişelik, suç, seks ve günahkarlık, masumlarıçektikleri acılar, Rusya'daki kesintisiz gaddarlık...


"Petersburg'lu Usta", sıradan okuru pek memnun etmeyecek, ama bence mükemmele yakın ve sabırla okunması gereken bir roman. İçinde barınan bitmek bilmez melankoli ve derli toplu sonlardan sürekli kaçınan, ucu açık yapısıyla oldukca sinir bozucu ayrıca. Ancak, Dostoyevski çeşnili zengin dokusu her şeyi telafi eden cinsten.


Başka bir yazarın, hem de Dostoyevski gibi efsanevi bir yazarın, aklına girip yazmak, bunu da çok başarılı bir şekilde kotarmak, büyük bir marifet olsa gerek.


Can Yayınları, 2004 (3. Basım)
J. M. Coetzee
1940 - 

18 Ekim 2011 Salı

Thomas Hardy - Adsız Sansız Bir Jude

"Adsız Sansız Bir Jude"'u okumadan önce hakkında bildiklerim, basımını izleyen günlerde yol açtığı dini curcuna - örneğin romanın Wakefield papazı tarafından alenen yakılması - ve akabinde Thomas Hardy'nin romancılığı bırakmasının ötesinde değildi. Romanı bitirdikten ve 19. yüzyıİngiltere'sini, o dönemin ahlaki değerleriyle şekillenmis zihniyet dünyasıyla düşünmeye başladığımda, neden böyle bir hengamenin ortaya çıktığını anlamak çok da zor olmasa gerek.


Önce hikaye... Jude zincirlerinden kurtulmak, içine doğup büyüdüğü kırsalın sınırlarını aşmak isteyen genç bir taş ustası. Hayalini kurdugu akademik hayata Christminster'da adım atabilmek icin, korkusuzca Yunanca ve Latince öğrenmeye çalışıyor kendi kendine. Büyük rüyasının önünde ise iki büyük engel durmakta: öğrenim harcını karşılayabilecek tek kuruşunun olmaması ve de akademik dünya ile ilgili hülyasına sürekli çelme takan, onu demotive eden, sadece bir illüzyon sonucu evlendiği eşi Arabella.

Engellerden biri - Arabella'nın onu terketmesi, ama kağıt üzerinde hala evli görünmeleriyle - ortadan kalkınca, hedefine daha yakın olabilmek için Christminster'ın yolunu tutuyor Jude. Taş işçiliğine devam ediyor orada ve şehrin sadece duvarlarına dokunabiliyor, o duvarlarki şehrin icerilerine sokulmasına izin vermeyen. Christminster'da kuzeni Sue ile karşılasıyor. Büyük bir aşkla seviyor onu. Sue ise Jude'un eski öğretmeni Richard Phillotson ile evleniyor. Phillotson, Sue'nun kalbinin Jude'a ait olduğunu anlayınca da - yine kağıt üstünde evli kalmaları şartıyla - Sue'nun gitmesine izin veriyor. Sue da soluğu Jude'un yanında alıyor. Thomas Hardy'nin vurgulamak istedikleri de işte tam burada tüm açıklığıyla ortaya cıkıyor. Aslında birarada hicbir zaman olmamaları gerekenler - Jude ile Arabella ve Sue ile Phillotson - evlenirken, Jude ve Sue, biribirlerine aşkla bağlı tek çift, hicbir zaman evlenemeyecekler grubunda yer alıyorlar.

Romanın ortalığı neden bu kadar karıştırdığına dönersek... Tüm bu yazdıklarımdan anlaşılacağı üzere, Hardy'nin evlilik kurumunu göklere çıkardığı pek söylenemez. Yazını üzerine sarf edilenler de bunu destekler nitelikte. "Adsız Sansız Bir Jude", evlilik kurumunun birçok yönüyle - tarihi, sosyal, dini, ahlaki - ele alındığı ve uçlarda eleştirildiği bir roman olarak öne çıkıyor. Böyle olunca da dönemin Viktorya İngiltere'sinin hemen hemen her köşesine sinmiş muhafazakar zihniyetin ve haliyle kilisenin boy hedefi oluyor. Hardy'nin eleştirilerinden nasibini alan sadece evlilik kurumu değil. "Adsız Sansız bir Jude" yoluyla çağın bircok sorununa parmağını dokunduruyor Hardy ve kendisinin hiç de 'ortodoks' olmayan düşünceleri satırlarına bulaşınca, çevresiyle ihtilaf kaçınılmaz oluyor. 'Yanlış' bir sınıfın icine doğmanın sonuçları bunlardan biri örneğin... Önünde 'fakir' sıfatı bulunanların, 'eğitimli' sıfatını da kazanabilmelerinin ne kadar zor olduğu, bu sıfatı kazanmak isteyenlerin tosladıkları duvarları, adı da sanı da olmayan Jude üzerinden ulaştırıyor okurlarına.

'Kolay' bir kitap olduğunu söyleyemem "Adsız Sansız Bir Jude"'un. "Çılgın Kalabalıktan Uzak" hafif bir başlangıç tercih edenler icin daha uygun bir 'ilk' uğrak olabilir.

İletisim Yayınları, (2008, 2. Basım)
Thomas Hardy
1840 - 1928

Related Posts with Thumbnails