30 Aralık 2016 Cuma

Hasan Ali Toptaş - Kuşlar Yasına Gider

Adnan Binyazar ''Masalını Yitiren Dev'' isimli anı romanında şöyle yazıyordu:

''Yazılışı tehlike yaratacak bir hayat yaşadım ben, onun için yazmakta hep duraksadım. Çünkü yaşadığınız olayları anlatıya dökerken, gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düştünüz mü, televizyonlarda her gün onlarcası görülen yerli filmlerin ya da bayatlamaktan iyice kokuşmuş dizilerin baş kişisi oluverirsiniz."

''Masalını Yitiren Dev'' gibi - yer yer öyleymiş hissi verse de - anı ya da otobiyografik bir roman değil ''Kuşlar Yasına Gider''. Yine de konusu itibariyle Yeşilçam melodramlarına dönüşme tehlikesini içinde barındıran, ama, Binyazar'ın altını doğru bir biçimde çizdiği gibi gözü yaşlı sözcüklerin tuzağına düşmeyen, aksine insana dair ve insanca olanı ufuk açıcı bir Türkçeyle ortaya çıkaran, okuyana çoğu zaman duygu patlamaları yaşatan bir baba-oğul hikayesi ''Kuşlar Yasına Gider''... Ama, çokça karşılaştığımız gibi bir çatışma değildir söz konusu olan. Aksine, bir varmış bir yokmuş insanoğlunun en çıplak gerçeğine, ölüme yaklaşan bir babayla, Ankara'dan Denizli'ye bir görünüp bir kaybolan ecel atının eşliğinde ve türkülerin içinde ilerleyerek saatlerce, türküleri tırmanıp türkülerden inerek, türkülerden geçerek, türkülerde mola verip türkülerden hareket ederek yol alan oğlunun sevgi ve merhametle yoğrulmuş ilişkisidir bize sunulan.

Baba ve oğulun genel olarak suskunluklarla geçen ama çok köklü bir sevgiye dayanan ilişkisinin ipucunu veren, sadece bir baba-oğul ilişkisi olmayan, buna ek olarak görece gelişkin bir Batı ilinin (Denizli’nin) bir kasabasında dini tevekkülün, hurafelerin insan yaşamı ve ilişkilerindeki belirleyiciliğini de anlatan romanın bu açıdan da dokunaklı olduğunu söylemeliyim. Artık konuşamaz duruma gelen babasının işaretlerle ve oğlunun yardımıyla "tuttuğunun altın olmasını" dilediği, okuma yazma bilmeyen anasının "ay hilalken tarhana karılmaz, erişte kesilmez, salça yapılmaz, pekmez kaynatılmaz, çünkü bunlar ya kurtlanır, ya bozulur, kurtlanıp bozulmasa bile beti bereketi olmaz. Uzun ömürlü ve bereketli olması için bu tür şeyleri dolunay varken yapmak lazım, biz atalarımızdan böyle gördük" demesi buna örnektir. 

Adı bile şiirsel bu romanda bir (ana-) babanın evlatlarıyla gönenmek ve iyi bir evlat yetiştirmiş olmanın gururunu hissetmek için küçük jestlerin, işaretlerin bile yeterli olacağını gösteren bir örnek de, kendisi hakkında yapılan bir çalışmada söz verilmis olmasına karşın bu sözün tutulmayarak aldatılmış olmasını anlattığı babasının oğluna "sana da aldatılmak yakışırdı" cevabı dokunaklılılığının yanında öğreticidir de.
Ufuk açıcı bir dil dedim ya yukarda... Hasan Ali Toptaş doğup büyüdüğü topraklarda sıkça kullanılan kelimeleri, kendi deyimiyle Türkçenin kayıp incilerini de türkülerle beraber doyumsuz bir biçimde yediriyor romanına. Hıyallamak, hembembe sekmek, habahap karşılaşmak bunlardan bazıları...

''Romanı yazarken, Mardin'deki bir arkadaşıma 'Hembembe sekmek nedir, biliyor musun?' diye sormuştum bir ara; o da 'Boş boş gezmek' cevabını vermişti. Doğruydu elbette, hembembe sekmek bir tür gönüllü avareliktir. Ayrıca, şu hembembe kelimesindeki ritme bakar mısınız, inişli çıkışlı, adeta keklik sekişi gibi; nasıl da m harfinin, b harfinin omuzlarında yükselip yükselip e harfinin yumuşak dizlerine düşüyor... Çucukluğumdan beri bildiğim bu güzel fiili kullanmayıp da ne yapayım ben şimdi, çat diye çatlayayım mı?''

Şu bitmek bilmez koca yılda başıma gelen en iyi şeylerden biri oldu bu güzel romanı okumak, 2016'yı onunla kapatmak. Umut verdi, umut oldu... Sadece insana dair ve insanca olanı gerçekçi bir biçimde ve pırıl pırıl bir dille öne çıkardığı için değil, 'güzel' romanı, öyküyü, edebiyatı kendimce mumla aradığım şu kokmuş piyasa edebiyatı namlı dönemde bana yüksek sesle ''Sonunda!'' dedirttiği için...

Ve evet ''Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır''... Bir de Afyon'un Gömü kasabasına düşerse yolunuz, siz de hızınıza gem vurup yavaş yavaş saygıyla geçin ordan...

Bana bu yıl benzer ya da farklı nedenlerle ''Kuşlar Yasına Gider'''e yakın duygular yaşatan diğer kitapları da sizlere sunarak yazımı ve 2016'yı noktalayayım. Hepinize güzel edebiyatla buluşacağınız bir 2017 diliyorum...

Everest Yayınları, 2016

Hasan Ali Toptaş (1958 - )

31 Ekim 2016 Pazartesi

Ali Dilber - Selanik Alev Alev

Okuduğum Ali Dilber imzalı ilk kitaptı ''İstanbul Falcısı''. Sadece 70’li yıllardan gerçekçi bir kesit, toplumsal bir panorama sunmakla kalmıyor, içinde debelendiğimiz piyasa edebiyatı namlı çöplükte, iyi edebiyata ve romana örnek oluyordu benim için, romanın küçük kahramanı kambur Bekir’in ağzından dökülenler...

"Selanik Alev Alev" ise Ali Dilber’in okuduğum ikinci kitabı. Roman olarak tanımlanmış olmasına rağmen bence kitabın alt başlığı gibi “Selanik’ten İstanbul’a Gerçek Bir Göç Öyküsü”. Gerçek bir öykü çünkü, Ali Dilber’in annesi Zişan Hanım’dan dinlediği anılardan oluşuyor. Balkan Savaşları'ndaki yenilgilerden, Birinci Dünya Savaşı'ndaki bozgundan sonra sahipsiz kalmış Osmanlı ahalisinin doğdukları yerlerden Anadolu’ya göçleri pek çok romana, hikayeye konu oldugunu biliyoruz. Bu kitabı ilginç kılan Zişan Hanım’ın babası Mustafa Çelebi tarafından siyasi bağlarıdır. İttihat Terakki’nin daha sonra İzmir Suikastı’na karıştığı iddiasıyla idam edilen Maliye Nazırı Cavit Bey, Mustafa Çelebi’nin dayısı; Hasan Tahsin mahlasıyla “Hukuku Beşer” gazetesini çıkaran ve İzmir’deki ilk kurşunu atan Osman Nevres ise halasının oğludur. Buna rağmen Mustafa Çelebi ve kardeşlerinin oluşturduğu geniş ailesi, yangında her şeylerini kaybettikleri Selanik’ten İzmir’e “Kostaki” adlı bir gemiyle yaptıkları maceralı bir yolculuk ile ulaşmışlar ve Hisar Camisi'ne yakın eski bir tütün deposuna yerleşmişlerdir. Her göçmen ailede olduğu gibi çocuklar ve yaşlılar dışındaki herkes eve maddi katkıda bulunmak için buldukları herhangi bir işte çalışmaya başlamışlar ve İzmir’de tutunmanın yollarını aramışlardır.

Kitaptan öğrendiğimize göre “beşik kertmesi” yoluyla evlenme geleneği Balkanlar'da da bir hayli yaygındır. Nitekim Zişan Hanım da Akil Bey ve Mehpare Hanım çiftinin oğlu Muhtar ile Selanik’te “beşik kertmesi” yoluyla nişanlanmıştır. Bu geleneğin yanlışlığı, hem iki aile arasındaki uyumsuzluk ve hem de Zişan ile Muhtar arasında oluşamayan sevgi ile örneklenmektedir. Balkanlar'da yaygın bir başka husus da dini tarikatlar, mason locaları ve bunların müritleri ve üyeleridir. Bu tarikatlardan “Melamilik”in merkezinin Prizren olması, İzmir’de de bir kolunun bulunması ve bu tarikatın İzmir’in işgali sırasında Kuvayı Milliye’ye karşı Rumlarla birlikte hareket ettiğinin anlatılması, Cumhuriyet'e küfredenlerin köklerinin nerelerde olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir.
Kitap, dini farklılığa karşın Türkler ile Rumlar arasında yapılan evliliklerin, Rum gelinlerin müftülüklerde Müslüman olmaları yoluyla yürüdüğüne ilişkin örneklerle, göçmen ailelerde çocukluktan başlayan (namazında niyazında olmak anlamında) dindarlığın kimliğini koruma anlamı taşırken, Rum ve Yahudi ailelerle dostluk ve komşuluk ilişkileri sürdürmeye engel teşkil etmediğini göstermektedir. Selaniklilerin Rumca ve Ladino kelime ve deyimleri bolca kullandıkları, neredeyse tamamının Rumca bildiği, mutfak kültürlerinden etkilendikleri ve birbirlerine katkıda bulundukları anlaşılmaktadır. Çelebi ailesinin Selanik’ten bildikleri “boyoz”u İzmir’de buluduklarındaki sevinçleri bunun bir örneğidir.
''Selanik Alev Alev'', göçü yaşamamış olanlara bilgi vermek, göç üzerinde düşünmelerini sağlamak, göç etmiş olanların anılarını canlandırmak, işgal öncesi ve işgal sırasındaki İzmir’i anlamak açısından kolay okunur bir kaynaktır.

Ozan Yayıncılık, 2013, 1.Basım

Ali Dilber (1939 - )

22 Ekim 2016 Cumartesi

Nahid Sırrı Örik - Sultan Hamid Düşerken


Sultan Hamid'in 1908 Temmuz'unda meşrutiyetin iadesini irade buyurmasıyla başlayıp, Hareket Ordusu'nun 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için İstanbul'a gelmesiyle sonlanan bir değişim, dönüşüm romanı Sultan Hamid Düşerken. Koyu, yoğun bir istibdattan meşrutiyete doğru evrilen yönetimsel bir altüst oluşu, bir devrin kapanıp bir diğerinin açılışını, olayların kronolojisine uygun bir şekilde anlatmaz sadece roman; aynı zamanda yeni dönemin yarattığı çıkar çatışmalarını, İttihat ve Terakki odaklı iktidar ilişkilerini, her devrin insanlarını, gerçek ve kurmaca karakterlerle gözler önüne serer. Böylece romanın yaslandığı 'tarih', sadece romanın akışını, olayların sırasını belirleyen, ortaokul ya da liselerde anlatılan 'kuru tarih' olmaktan çıkar ve romanın kahramanlarını, onların davranışlarını da biçimlendiren bir göreve soyunur. Bunu da istibdat zengini, Abdülhamid'in her daim paşası Mehmet Şehabettin, - özellikle - kızı Nimet Hanım ve İttihatçı Şefik Bey'in hem birbirleri ve iktidar çevreleriyle olan ilişkilerini hem de iç dünyalarında yaşadıkları çalkantıları, gel-gitleri gerçekçi ve derinlikli şekilde aktararak yapar. Sultan Hamid Düşerken'i güçlü bir roman yapan da budur kanımca. Yani romandaki bireylerin tarihsel ve toplumsal olanı düşünce ve davranışlarında yansıtması...

'Özellikle' kelimesini Mehmet Şehabettin Paşa'nın kızı Nimet'in önüne boşuna koymadığımı belirteyim. Türk edebiyatının özenle çizilmiş, önemli roman karakterlerinden biri olduğu hükmüne kolayca varabilirsiniz roman boyunca. Güçlü, tutkulu, son derece hırslı, kendi ikbal ve geleceği için yapmayacağı şey olmayan, bencil, insanlara mevkilerine göre, hemen her zaman tepeden bakan ve onları iktidara olan mesafeleriyle değerlendiren, bütün hareketlerini maddi çıkarlarına göre şekillendiren bir kadın resmediyor Nahid Sırrı Örik. Hamid'in düşüşünün, paşa babasının ve dolayısıyla ailesinin de düşüşü, zenginliklerinin bir anda sıfırlanışı, aşağılanışları demek olduğunun farkında olan Nimet'in İttihatçı Şefik Bey'den yardım istemesini, iktidarda onlar olduğu için onunla evlenmesini ve onu bir kuklaya döndürmesini adım adım ve detaylarıyla anlatıyor. Geriye ülküsünü satmış, hatta 31 Mart ayaklanmasını bastırmak için harekete geçen eski arkadaşlarını durdurmak için Hamid'ten yetki dilenen Şefik Bey adında bir posa kalıyor.

Güçlü ve bellek kazandıran/tazeleyen bir roman okumak istiyorsanız, Sultan Hamid Düşerken'i okumanızı öneririm.

Oğlak Yayınları, 2015

Nahid Sırrı Örik (1895 - 1960)

2 Ekim 2016 Pazar

Türker Ayyıldız - Vapurlara Küsmek

''Her yanım morarmıştı. Vapura binemezdim artık. Yeryüzündeki hiçbir vapura binmeyeceğime yemin ederken öğle oldu.'' (sayfa 14)

Ağustos ortalarında okumuştum Vapurlara Küsmek'i... O günden beri küçük insanları, onların insanlık durumlarını, acılarını, taşıdıkları yükleri, iyi bir gözlem gücü, dozu iyi ayarlanmış bir duygusallık - ki bu tip öykülerde aşırı duygusallık bir tuzağa dönüşüp eseri hem zedeleyebilir hem de hergün ekranlarda onlarcasına maruz bırakıldığımız Türk dizisi ya da filmi melodramına, çiğliğine, kıvamına sürükleyebilir -, üstün ve doğru bir insani duyarlılık, yalın bir dil ve derinlikle odağına alan gerçekçi, ''güzel'', ''iyi'' öyküleriyle aklıma düşüyor ara ara.

Kitaba adını veren ve insanın vapurlarla ne gibi bir derdi olabileceğini ancak içe işleyen sonuna vardığında idrak edebildiği ''Vapurlara Küsmek'', Galata Köprüsü'ndeki balıkçı lokantalarını, köprü üstündeki, gece kuşu kokoreççi, nohutlu pilavcı ve diğer gariban doyuran esnafı, Eminönü'ndeki balık-ekmek kayıkçılarını, halden anlamayan ve bu kayıtsızlıklarının ne derin acılara yol açtığını ya da açabiliceğini kestiremeyen kraldan çok kralcı küçük memurların hallerini anlatıyor. Ve binemediği, bindirilmediği vapur yüzünden onlara hepten küsen öykünün kahramanı Payidar'ı ve önleyemediği trajediyi... 

Hatırıma en çok gelen öykünün ise ''Köstebek Sancısı'' olduğunu söyleyeyim. Görme yetisini neredeyse yitirmiş İbrahim'in kaplıcada yüzerken başından geçen ve bitmek bilmeyen gel-giti... Yaşam ile ölüm arasında bir o yana bir o yana savrulan bir sarkaç ve bilincin dışına ittiğimizi varsaydığımız, unuttuğumuz ne varsa beynimize üşüşmesi, tekrar su yüzüne çıkması...

'Dört Kız Bir Oğlan'', cahillik, kıskançlık ve toplumumuza yedirilmiş (hala yedirilen) hastalıklı namus anlayışının kadınlarımızın hayatını karartışını ve erkeklerimizin zavallılıklarını anlatan yine acı bir hikaye. ''Kuşcu Akif'in Kanatları'' adlı öykü ve öykülerarası gezen, cenaze arabası şoförü Çiyan da göz ardı edilmemeli...

Sözün kısası, sol memenın altındaki cevahiri titreten, onu karartmayan ''güzel'', ''iyi'' öyküler okumak iyi geliyor insana!

Marjinal Kitap, 2011, 1. Basım
Sel Yayıncılık, 2016, 1. Basım

Türker Ayyıldız (1972 - )

2 Eylül 2016 Cuma

Hasip Akgül - Albayım

Hasip Akgül, varlığından bir köşe yazısı sayesinde haberdar olduğum yazarlarımızdan. Tiyatro ve yazarlık eğitiminden sonra sosyalist politika, yayıncılık ve kitapçılıkla iç içe geçen bir yaşam… Oğuz Atay'ın Yaşam Oyunu (1996) ve Görme Kılavuzu (1999) isimli kitaplar… Ve son olarak geçtiğimiz aylarda biz okurlarla buluşan bir ilk roman: Albayım.

Albayım'ın basımının hemen ardından kendisiyle yapılan bir söyleşide roman sanatını ilerici bir yörüngeye oturtuyor Hasip Akgül. Bunu da romanın sunduğu uçsuz bucaksız olanaklarla ve yapısıyla ilişkilendiriyor. Hem romanda anlatınların içinde olma, onun içine bütünüyle düşme hem de kendini onun dışında konumlandırarak - bunu kaç okurun hakkıyla başarabildiği de düşünülmeli -  anlatılanları sonsuz ölçüde yorumlama olanağı sunan bir yapıdan bahsediyor Akgül ve ilk romanı Albayım'da da bu bakışı göstermeye çalıştığını düşünüyorum, yarattığı karakterler ve kurmacayla. Hem romanın baş kişisi Kemal hem de romanı nasıl yazdığını, neden yazmaya başladığını anlatan, romana adeta bir 3. göz olup dışardan bakan Kemal...

Kemal'in adını anmışken onunla devam edelim... Solcu, solcu olduğu kadar sorunlu, takıntılı ve bastırılmış bir kişiliğe sahiptir Kemal. Bunun da temel sebebi tepesindeki ceberrut babası, yani Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısı Albayım'dır. Kemal'in her yerini ele geçirmiştir: beyninde onun kelimeleri döner durur, ağzını açtığında Albayım'ın kelimeleri saçılır etrafa, tıpkı onun tonlamarıyla ''tabiyatiylen''. Kemal'in meselesi Albayım'ı susturmanın bir yolunu bulup özgürleşmektir. (Elbette burda bir metaforun varlığından söz etmek, romanın Kemalizm eleştirisi barındırdığını vurgulamak gerekiyor. Bunu aşağıda biraz daha açmaya çalışacağım.) Bunun için yollar arar durur. Ritim tutma, bateri çalma, hurdalıklarda sabahlama, kendini sabahın köründe yollara vurma, ortadan kaybolma... İşte bu yürüyüşlerden birinde Hayalhane Sokak'ta 'Karakterleri Yaşatma Cemiyeti' isminde, roman karakterlerinin müdavimi olduğu fantastik bir yer bulur Kemal. Ağzında kendine özgü yeni sözlerin ortaya çıktığını duyumsar ve başlar hayalci gerçekçi romanını yazmaya. Daha doğrusu meselesini ortadan kaldırmaya, Albayım'a hayatının oyununu oynamaya...

Hasip Akgül'ün yoğun bir politik kişiliğe ve geçmişe sahip olduğundan bahsetmiştim yazımın başında. Dolayısıyla ilk romanının da politik öğeler barındırması kaçınılmaz oluyor. ''Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız / Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız / Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti / Cehennemler kudursa ölmez nigahbanıyız'' marşı eşliğinde eğitilen, kurucu unsuru olduğu Cumhuriyet'in kritik tarihsel dönemeçlerinde ''Harbiyeli aldanmaz'' diyerek veya ''Cumhuriyeti koruyup kollamak görevi'' ile rol alan bir yapının mensubu babası emekli Albayım Yurdanur Yılmaztürk'ün evini bastırmayla başlar işe Kemal. Özenle sakladığı Atatürk'e ait resimler, giysi replikaları talan edilir ve saçma sapan bir sebeple derdest edilip gözaltına alınır zavallı Albayım. Tahmin edebileceğiniz üzere bu baskın Balyoz, Ergenekon gibi kod adlarla anılan, ''Türkiye'deki en büyük vesayeti kaldırıyoruz'' yaygaralarıyla desteklenen ve TSK'nın dönüştürülerek tasfiyesini amaçlayan uyduruk davalarla ilgilidir. Hasip Akgül'ün Albayım'ın kendisine ve aile bireylerine seçtiği isimler (çoçukları Mustafa ve Kemal; ilk eşi Fikriye ve ikinci eşi Latife), romanda Albayım'ın şahsında bir tür Kemalizm eleştirisi murat ettiğini gösteriyor. Bir zamanlar ''Gardrop Atatürkçülüğü'' denilen, şimdi de yakalara takılan rozetler, araç arkalarına yazılan Atatürk imzalarıyla veya dağa vuran bulut gölgesinde Atatürk sureti bulmalar gibi şekilciliklerle karikatürize edilen bir tür tapınmayı eleştiriyor. Romanın sonlarına doğru bir kasabada yılın belli bir zamanında (10 Kasım) kayaların gölgesinden Atatürk silüeti oluştuğu iddiasıyla ''Dağa Düşen Büyük Gölge Festivali'' düzenleniyor. Ancak, hava kapalı olduğu için gölge görünmeyince festival için toplanan kitle, beyaz postunda Arapça Allah sözcüğüne benzeyen bir lekesi olan koyuna yöneliyor ve onunla kendinden geçiyor. Gerçekten de bu koyunla fotoğraf çektiren, ona el sürüp kelime-i şahadet getirmek isteyenlerin, bir ''çok ünlü kudretli'' için söylenen söze kinayeyle, ''onun postundaki tüylere kurban olayım'' diye zırvalamasıyla, ''Dağa Düşen Büyük Gölge Festivali'' düzenleyenler arasında nitel bir fark bulunmuyor. Bize de Gramsci'yi hatırlayıp ''Ey saçma bir tek sen ölümsüzsün!'' demek kalıyor.

Özetle, kurgusu ve içeriğiyle umut veren, farklı, özgün bir ilk roman Albayım. Umarım roman üzerinde kafa yormaya, yeni romanlar yazmaya devam eder Hasip Akgül ve biz okurlar da Albayım'ın kahramanı Kemal'in deyişiyle 'hayalci gerçekçi' romanlar okumaya devam ederiz.

Ayrıntı Yayınları, 2016, 1. Basım


Hasip Akgül (1965 - )

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Taylan Kara - Cölanj

Taylan Kara, İnsanbu sitesinde ve bir süredir Sol Haber Portalı'nda yazdıklarını takip ettiğim bir yazar. Bundan birkaç ay önce ''Vasat Edebiyatı 101'' adını verdiği, iktidarın sadece siyasal düzlemi değil, kültür-sanat alanı ve estetik bilincimizi nasıl boyunduruğu altına aldığını, onu sakat bıraktığını anlattığı, bir iğrenme çağrısı niteliğindeki kitabını tanıttığım bir yazı koymuştum buraya. Geçenlerde de yazarın 2008 yılında basılan ilk romanı ''Cölanj''ı - zorlanarak da olsa - bitirdim. Cölanj... Kara'nın deyimiyle kanalizasyona ve gezegene karışan her şeyin ortak adı... Cesetleşmeden Önce Lağımdan Akan Neslimizin Jeneriği... Cölanj, çok uzun zamandır bir uygarlık durumu... (sayfa 160)

Zorlanarak bitirdim diyorum ama, bunun romanın diliyle bir ilgisi olmadığını hemen belirteyim. Tıpkı makaleleri gibi duru ve neredeyse hatasız bir Türkçeyle yazılmış ''Cölanj''. Basit sayılabilecek bir hikayesi ve olay örgüsü var: tekdüze, sıradan bir adam ve onun ailesi ve birkaç iş arkadaşıyla birlikte sürdürdüğü tekdüze, sıradan yaşamı... Ve bu yaşama eşlik eden, herkese ağzının payını - kimseyi kayırmadan ve eşit miktarda - veren bir insanlık eleştirisi... Daha doğmamış bir bebekten tutun da yerin altında yatanlara kadar uzanıyor yazarın eleştirel dili. Tek bir umut kırıntısı dahi sızdırmıyor satırlardan. Karamsar başlıyor, karamsar devam ediyor ve karamsar sona eriyor. Beni zorlayan da bu oldu sanırım. Taylan Kara'ya insana, insanlığa getirdiği eleştirilerde haksız olduğunu, bir sürü hayat destek elemanıyla ayakta durabilen biz insanların bu kadar ağır lafları hak etmediğini söylemenin anlamsız olduğunun elbette farkındayım.  Yerden göğe kadar haklısınız sayın Kara, az bile söylemişsiniz! Ama, buna rağmen ve inatla bir umut ışığı aradım durdum kitap boyunca... Olmadı; gökyüzünü, güneşi ucundan da olsa göstermedi bana Taylan Kara. Belki de memleketin uzunca bir süredir yaşadığı, bu kadarı da olmaz dediğimiz halde bizi sürekli yanıltan 'kırk katır mı, kırk satır mı' hali sebep oldu buna. Bu kadar koyu nesnellik ağır geldi, uçurtma az da olsa uçsun istedim belki de...

''Cölanj''ı her ne kadar zorlanarak ama ilgiyle okusam da roman okuyormuşum hissini veremedi bana. Sanki yukarda bahsettiğim basit kurguya yedirilmiş, insanlığı yerle yeksan eden sağlam denemeler bütünüydü. Bu yüzden romanın kahramanından ziyade Taylan Kara'ydı karşımda olan. O konuştu, ben dinledim... Daha doğrusu yerin dibine battım...

Şimdi sırada Kara'nın ikinci romanı ''Poe'nun Kuzgunu'' ve denemelerinden oluşan ''Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt'' isimli kitabı var. Onları da okuyacağım... Haftalık yazılarını da takip etmeyi ihmal etmeyerek...

Hayal Yayınları, 2008, 1. Basım

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Sabâ Altınsay - Kritimu "Girit'im Benim"

''...öyle geliyor ki bana, neden yaşadığımızı, bu acıları neden çektiğimizi öğreneceğiz çok geçmeden. Ah bir bilsek... bir bilsek...''
Anton Çehov, Üç Kızkardeş, IV. Perde 


Bir göç romanı ''Kritimu - Girit'im Benim''... Mübadele gereği, doğup büyüdükleri, vatan bildikleri Girit'ten koparılarak Anadolu'ya göçmek zorunda bırakılanları, Yarmakamakis ailesi özelinde, dönemin çalkantıları ve toplumsal dönüşümleriyle beraber sayfalara taşıyor Sabâ Altınsay. Romanını, ailesine ve tüm Giritlilere adayarak... 

Gerek Lozan Antlaşması nedeniyle mübadeleye tabi olanlar, gerekse de kendi kararlarıyla göç etmek durumunda olanları buna zorlayan koşulların benzerliği şaşırtıcı değildir. Osmanlı'nın çözülme sürecinde bağımsızlık talebiyle başkaldıran ulusların çabaları, o güne kadar etnik ve dinsel farklılıklarını muhafaza ederek bir arada yaşamış, komşuluk yapmış toplumlarda çatlaklara neden olmuştur.  Toplumların etnik ve dinsel farklılıkları birbirlerine üstünlük vesilesi yapmak istemelerinin tarihte ne tür insani trajedilere yol açtığını anlamamıza, öğrenmemize yardımcı olan ''Kritimu'' gibi eserlerde anlatılanların canlı örneklerini yakın tarihimizde bolca görebiliriz. 6-7 Eylül 1955’de İstanbul’da özellikle Rum yurttaşlarımıza; 1978’de Kahramanmaraş’ta, 29 Mayıs 1980 ve sonrasında Çorum’da Alevi yurttaşlarımıza; 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta Pir Sultan Abdal Şenliklerine katılan aydın ve sanatçılara yönelik hunhar katliamlarda farklı dini ve mezhebi aidiyete sahip, içinde kurbanların komşularının, hemşehrilerinin de bulunduğu güruhların rol aldığını biliyoruz. Bu tür katliam örneklerine Yugoslavya’nın parçalanması sürecinde de çok sık rastlanmıştır. “Hürriyet ve istiklalin yalnızlık gibi paylaşılmaz” olduğuna inanan milliyetçiler ve köktendinciler kendi sözde hürriyet ve istiklallerini elde etmek için başka ulustan ve/veya dinden insanları ortadan kaldırmaktan maalesef çekinmemişlerdir.

Sabâ Altınsay ''Kritimu'' ile, aynı dili konuşan, neredeyse aynı gelenekleri, adetleri ve kültürel zenginliği paylaşan ve bu anlamda kaynaşmış Girit halkının farklı dini ve etnik aidiyetler nedeniyle düşmanlaş(tırıl)ması sürecinde bile insanlığını kaybetmemiş olanların dayanışmasını, komşuluğunu, kardeşliğini öne çıkarıyor ve bu tür romanlarda kolayca düşülebilecek 'taraf olma' tuzağına düşmüyor. Yani, Rumluğu ya da Türklüğü, Hristiyanlığı ya da Müslümanlığı romanının tasarımcısı yapmayarak, ortaya buram buram 'insan' çıkarıyor. Nitekim İbrahim Yarmakamakis, Hanya’daki mezarlıkta yatan ana-babasını, Cemile'sini ve can arkadaşı Piçiriko'yu, komşuları Hrisula’ya emanet ederek Girit’i terketmek zorunda kalıyor. Romanın gerçek kahramanı ise yazarın akıcı ve duru bir dille anlattığı, benzersiz doğası, kargaşası, tüm sesleri ve insanın içine işleyen havası ve kokusuyla Girit Adası’dır. 

''Kritimu'' tıpkı geçenlerde hakkında yazdığım ''İstanbul Falcısı'' gibi, 'iyi', 'güzel' romana bir örnek benim için. Romana yapabileceğim tek küçük eleştiri ise, hem bölümler arasında hem de yer yer aynı bölümün içinde, zamanda yapılan atlamaların büyüklüğü... Ki romanın akışında yer yer kesintiye ve olayların hemen ardından İbrahim Yarmakamakis özelinde yaşanması muhtemel ruhsal çöküntülerin, gelgitlerin ve toparlanışların yine yer yer derinleşememesine neden olmuş bu durum.

Not: Sabâ Altınsay göçten sonra Girit’i bir daha göremeden ölen dedesi İbrahim Yarmakamakis’in Çanakkale’deki mezarına, göçlerinden tam 75 yıl sonra, Girit’ten getirdiği bir avuç toprağı serperek dedesinin Girit hasretini gidermeye çalışıyor. 

Can Yayınları, 2011 (6. Basım)

Sabâ Altınsay (1961 - )

3 Temmuz 2016 Pazar

Orhan Pamuk - Kırmızı Saçlı Kadın

Okumaya başladığım her kitaba - roman, öykü, vs. -, 'iyi', 'güzel' bir yolculuk olması umuduyla başlıyorum. Bu 'iyi' ve 'güzel'in subjektif olduğunun, okurdan okura değişeceğinin elbette bilincindeyim. Kendimce ''iyi'' ve ''güzel''in içini ise şöyle dolduruyor, okuduğum romandan beklentilerimi şöyle sıralıyorum:

- İnsanlık durumlarını ortaya koyması ve insanı derinlikli işlemesi,
- Özenli bir dil (çeviri ise özenli, kaliteli bir çeviri),
- Nedenselliği güçlü, gerçekçi* bir kurgu, karakterler,
- Farkındalığı arttırması, bilinç yaratması.


(*Burada gerçekçilikten kastım, yazılanın, anlatılanın 'gerçek' olmasından ziyade, asgari bir inandırıcılık. Yoksa yazar, sürreal, gerçeküstü bir dünyanın da kapısını aralayabilir ve yarattığı karakterler,  sunduğu arkaplan ve atmosferle bu sürreal ya da gerçeküstü dünyayı hiç yadırgamayabilir, o yeni dünyanın içine düşüp, artık onun gerçekliğini yaşamaya başlayabilirsiniz.)

'Kırmızı Saçlı Kadın'ı da okumaya niyetlendiğim her roman gibi bu beklentilerle, önyargılı davranmamaya gayret ederek okudum. Ama, bir türlü derinleşemeyen, neredeyse hiçbir nedensellik gözetmeden hareket eden karakterleri, tesadüflerle örülmüş kurgusu, yer yer karşıma çıkan özensiz dili nedeniyle olamamış, heba edilmiş bir roman olarak küçük kitaplığımdaki yerini alıyor maalesef. Kendi kendime soruyorum: diğer Pamuk romanlarına göre daha kısa (195 sayfa) olan 'Kırmızı Saçlı Kadın'ı okuyunca elime ne geçti, bende yeni bir farkındalık, bilinç yarattı mı? Yani bir hayrı dokundu mu? Buna da cevabım maalesef hayır... Oysa biri batının diğeri de doğunun birer mitosu, Sofokles'in Kral Oidipus'u (oğul babayı öldürür) ve Firdevsi'nin Şehname'sindeki Rüstem ve Sührab'ın (baba oğulu öldürür) bir çarpışması, sentezi olma iddiasını taşıyan bir roman hakkında yazıyorum. Bununla ilgili de bir derinleşme, dişe dokunur bir tartışma göremeyince roman boyunca, sonuç kocaman bir hayal kırıklığı oluyor.

Aslında roman hakkında neden böyle düşündüğümü örnekler vererek açmayı düşünüyordum. Hatta bir iki paragraf yazdım da... Yazdıklarımı tekrar gözden geçirinceyse romanla ilgili birçok bilgiyi, olayı ele verdiğimin farkına vardım. Bu yüzden o satırlar yazımda olmayacak. Ancak, romanda birbirini takip eden olaylar arasındaki nedenselliğin ve karakterleri harekete geçiren itkilerin zayıflığı, çokça aklımdan geçen 'Neden? Niçin?' sorularına verilebilecek cevapları sayfalarda bulamamam, romanda Orhan Pamuk ne istiyorsa onun olduğunu, karakterlerin değil Pamuk'un at koşturduğunu hissettirdi.

Oysa roman ya da öykünün, yazarın istediği gibi at koşturacağı mecralar olmadığını düşünüyor, roman karakterlerinin, yazarın ağzıyla değil, kendi nesnellikleri içinde konuşması, yaşaması gerektiğine inanıyorum. Eğer karakterlerde veya kurguda - kökten ya da değil - değişimler olacaksa da, yazar bu değişimlerin ardındaki nedenleri, altyapıyı, arkaplanı okura göstermese bile sezdirmelidir ki, romanın içtutarlılığı, gerçekçiliği, nedenselliği zedelenmesin. Yoksa, yazarın damdan düşen oldu bittilerle, okuru ters köşeye yatıran bir kurgu sunamayacağı kanaatindeyim. Aksine, böyle olunca biz okurun elinde, yazarın ağzıyla konuşan ya da onun hareket ettirdiği kuklalar ve havada kalmış bir kurgu kalıyor maalesef. 

Yapı Kredi Yayınları, 2016, 2. Basım

Orhan Pamuk (1952 - )

19 Haziran 2016 Pazar

Sezgin Kaymaz - Kün

Sezgin Kaymaz, kitapları sosyal medyada epey parlatılan, anladığım kadarıyla yazdıklarını neredeyse hatmetmiş, yazacaklarını ise merakla bekleyen bir okur kitlesine, hararetli takipçilere sahip yazarlarımızdan. Kitapları hakkında yazılanlar, dillendirilenler onunla henüz tanışmamış okuru hemen kışkırtacak, cezbedecek kalibrede: nefes kesen kurgular, Türkçenin gövde gösterisi ve buna benzer övgü dolu yorumlar gırla gidiyor... Hatta geçen sene transfer olduğu April Yayıncılık'tan çıkan öykü kitabı ''Bakele'''nin arka kapak yazısında "...okuyan 'İyi ki Türkçe biliyorum' diye şükrediyor." yazıyor. ''Ben de şükretmek istiyorum, benim neyim eksik'' diyerek, ''Kün'''ü aldım elime.

(''Bakele'''yi eleştiren, benim de ''Kün'''ü okumama vesile olan yazıya şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: http://www.benyazarsamolur.com/bakele-sezgin-kaymaz/)

Kün, Arapça 'ol' demekmiş. Arka kapağında da ''neleri neleri olduran bir roman...'' yazıyor. Olanlar ya da oldurulanlarsa bir dizi doğaüstü olay... 28 yaşında, Çeto isimli Konya ağzıyla konuşan bir köpek, onlarca kişi tarafından, birbirinden habersiz görülen ve gerçekleşen rüyalar, mezarlarından edilmiş*, yattıkları yere yeniden dönmek isteyen, dirilere bulaşıp, onlara türküler söyletip göbek attıran, rüyalarında kefen ütülettiren ölüler, ölülerle iletişim kuran köpekler, herkes tarafından itilip kakılmış, kendisine el kaldıranı, yaşına bakmadan pes ettirinceye kadar benzeten, sarışın ama kapkara gözlü ufacık bir çocuk Ömer, tüm ahlaksızlıklarına rağmen, okuduğu ezanla camiyi doldurup taşıran, sonra yine ezanıyla ölüleri mezarlarına geri döndüren üçkağıtçı Aşut... Ve daha neler neler... Bir romanda doğaüstü olaylar elbette kendine yer bulabilir. Ama, gerçekliğin altını kalın kalın çizdiği, onu güçlendirdiği ölçüde. O yüzden, büyülü gerçekçilik diye bir akımdan bahsediyoruz. O yüzden Gabriel Garcia Marquez'in yazdıkları baştacı, hakkında tonlarca yazı, inceleme var... Yoksa öngörülemez, gizemlerle dolu, akıl sır ermez bir dünyanın kapısını açan, insanı edilgenleştiren bir edebiyat ve roman anlayışı, bilinci dumura uğratmaktan başka bir işe hizmet etmiyor ne yazık ki. Dolayısıyla ''Kün'''de epey yer tutan, birbirini izleyen gerçeküstü olaylar, bir zamanlar yolları beraber arşınlayan, şimdi ise 'paralel' ilan edilmiş bir dizi kanaldaki kalp gözünü açan programlara benziyor. 

(''Bakele'''yi okumadım - ''Kün'''den sonra okumayı da düşünmüyorum doğrusu - ama, onu okuyanı Türkçe bildiğine şükrettiren April Yayıncılık, ''Kün'''ü yeniden bastığında 'İşte büyülü gerçekçiliğe Türkçe bir soluk', diye pazarlarsa hiç şaşırmam.)

Romanın karakterleri de kalın çizgilerle çizilmiş, adeta o çizgilerle korunmuş. İyiler hep ve çok iyi, kötüler ise hep ve çok şeytan... Arası yok. Para hırsı gözlerini kör etmiş, ölülerin musallat olup göbek attırdığı muhtar Naci Kalaycı ve yeğenleri, küçük Ömer'e eziyet etmekten zevk duyan aielesi, öğretmeni, arkadaşları... Karşılarında ise iyilik abidesi Hüdai Nabit, Muzaffer Hoca, hatta Konya ağzıyla konuşan köpek Çeto... Bir tarafa iyilik, diğer tarafa da kötülük sızmıyor. Ortaya ise yer yer eğlendirseler de yavan karakterler çıkıyor. Bununla beraber tuğla ebatlarında ve kendisine bir zamanların Ankara ve Konya'sını mesken seçen koca kitapta o günlere dair ne siyasi ne ekonomik ne de toplumsal bir arka plan var. Diğer kitaplarını bilmemekle birlikte, belki de Sezgin Kaymaz'ın böyle bir meselesi yoktur.

70'li yıllardan gerçekçi bir kesit, toplumsal bir panorama sunan ''İstanbul Falcısı'' hakkında yazmıştım geçenlerde. İçinde debelendiğimiz, nefes almaya zorlandığımız piyasa edebiyatı/edebiyat piyasası namlı çöplükte, iyi edebiyata, iyi romana örnekti benim için, romanın küçük kahramanı kambur Bekir'in ağzından dökülenler. ''Kün'' için ise yazımda geçen nedenlerden dolayı benzer şeyleri yazamıyorum maalesef. ''İstanbul Falcısı'' ne ise ''Kün'' o değil ya da ''Kün'' ne ise ''İstanbul Falcısı'' o değil...

* Mezarların talan edilişiyle ilgili iyi bir şeyler okumak istiyorsanız, - kitabı beğenmesem de - Nihat Genç'in ''İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı?'' isimli romanının giriş bölümünü tavsiye ederim.

İletişim Yayınları, 2013, 1. Basım

Sezgin Kaymaz (1962 - )

12 Haziran 2016 Pazar

Ali Dilber - İstanbul Falcısı

İstanbul Falcısı şehrin varoşlarında hazine arazileri üzerine kurdukları derme çatma gecekondularda köylerindeki gibi yaşayan, çok çocuklu, hemen hemen herkesin ''inşaatçı'' olduğu, bu nedenle de ''bazen sofralarında iki kişiye bir kaşık düşerken bol miktarda kazma, kürek, mala, elek, boş gaz tenekesine'' sahip olan aileleri ve onların gündelik hayatını anlatıyor. Doğuştan kambur Bekir, kardeşleriyle ve özellikle ''aklından geçenleri bilebilecek'' olması nedeniyle hem çekindiği hem de çok sevdiği ikinci ablası Sevdiye, okuma yazma bilmeyen anne ve babaları, ''efsunlu kâatlar''a yazdığı muskalarla dertlilere deva olan ama, kendisinin çocuk sahibi olamama derdine çare bulamayan Ahmet amcası, istifçi ve karaborsacı olması nedeniyle Saddam olarak anılan Ömer amcası romanın baş kişileri. Ergenliğe daha adım atmamış kambur Bekir’in ağzından, mahalle camisi çevresinde gelişen ve kendi aralarında Atatürk’ü Deccal, çeşitli zamanlarda Balkanlardan Türkiye’ye göç edenleri Deccal’ın memleketlileri, cumhuriyet okullarını bayraklı, öğretmenlerini bayrakçı olarak anan cemaat olgusu gözler önüne seriliyor.
Yoksulluklarını takdir-i ilahi olarak kabul edip katlanmaları ve bunun gerçek nedenlerini kavrayıp düzeni sorgulamalarını engellemek için mahalle halkının maruz kaldığı yoğun dinsellik sekiz yaşındaki kambur Bekir’in tüm anlatımına sindirilmiş. İki laflarından biri durumlarına şükretmek ve hamdetmek olan, derin tevekküllü bu insanlar ''zenginlik bitince fakirlik de bitecek'' sözünü duyduklarında bunun anlamı üzerinde derinliğine düşünmeseler, bunu düşünecek donanımda olmasalar bile bu sözü zaman zaman hatırlayacaklar ama, mahallelerindeki yoğun politik kutuplaşmaya rağmen yine de yoksulların safında olmayı beceremeyeceklerdir. Kendi deyimleriyle ''Anarşiciler'' ile ''Kurtçular'' arasındaki kanlı kavgada kendi ailelerinden kimsenin zarar görmemesini ''Allah’ın, Resul’ünün ve Efendi’lerinin'' lütfu olarak algılayan bu aile günümüz iktidarının toplumsal tabanının tipik bir örneğini oluşturuyor. İnsan sormadan, üzerinde kafa yormadan edemiyor... Dinsellik, cemaat olgusu toplumun yaşamında, insanların hayatında nasıl bu kadar söz sahibi olabiliyor? Onları ve davranışlarını baştan sona nasıl şekillendiriyor?
Küçücük çocuklara, ergen veletlere boyundan büyük laflar ettiren, günümüz piyasa edebiyatını fethetmiş ''samimi'' anlayış ve anlatımların aksine, kambur Bekir, roman boyu gülümseten tatlı diliyle yaşadıklarını, anlam veremediği tonla çelişkiyle birlikte öyle güzel aktarıyor ve bu dil aracılığıyla öyle güçlü ve gerçekçi bir atmosfer yaratıyor ki... Emile Ajar'ın (ya da Romain Gary) ''Onca Yoksulluk Varken'' adlı eşsiz romanını okuyormuşum gibi hissediyorum. Onun 10 yaşındaki anlatıcısı Momo geliyor hemen aklıma...
Özetle, ''İstanbul Falcısı'', ana akım medya tarafından parlatılan, yol kenarındaki panolarda, hatta minibüslerde reklamı yapılan, bir bölümü de reklam yıldızı olan yazarların kitaplarından uzak durarak, güvendiğim kişilerin eleştirdiği eserleri okumak konusundaki tercihimin doğruluğunu bir kez daha sınamama vesile oldu. Zira iyi, güzel romanlara kolay rastlanmıyor. ''İstanbul Falcısı'', kambur Bekir, sunduğu gerçekçi ve güçlü yetmişli yıllar panoraması ve diliyle umut tazeliyor. Edebiyat ölmedi dedirtiyor...
Ozan Yayıncılık, 2011, 1.Basım

Ali Dilber (1939 - )

22 Mart 2016 Salı

Taylan Kara - Vasat Edebiyatı 101 "İğrenme Çağrısı"

İnsanbu sitesinde yazdıklarını ilgiyle takip ettiğim bir yazar Taylan Kara.  İktidarın ve hergün yeniden ürettiği kirliliğin, sadece siyasal düzlemi değil, kültür sanat alanını ve estetik bilincimizi de boyunduruğu altına aldığını, onu sakat bıraktığını, kitabın adının da çağrıştırdığı gibi ders kitabı kıvamında anlatıyor ve eleştiriyor. Bir yandan Ahmet Altan, Perihan Mağden veya Elif Şafak gibi adı büyük romancıya ve hatta keskin dilli, muhalif kaleme çıkartılmış şöhretlerin, gazetelerin – buna kendini solda tanımlayanlar da dahil – kitap eklerinde kendine yer tutmuş tanıtım yazıcılarının parlattığı yazar ve kitapların vasatlığını, diğer yandan da kültür dünyamızın belli bir kliğin elinde olduğunu, özellikle edebiyat ödüllerini dağıtan jürilerin hep aynı insanlardan oluştuğunu ve bu kliğin ülkemizdeki kültürel iklimi etkilediğini, belirlediğini gözler önüne seriyor. 

Taylan Kara’nın vasat yazarlar ve yapıtlarını teşhir ettiği yazılar icinde özellikle Perihan Mağden’in sürekli ve hala pohpohlanan romanı "Ali ve Ramazan" hakkında olanı dikkat çekici. Nedensiz hareket eden, iç tutarlılığı olmayan, bir görünüp ortadan kaybolan kukla karakterler, sığ, özensiz ve anlatım bozukluklarıyla dolu bir dil... 

"...sorularıyla dittikçe, seviniyor. / İbne değil onlar. Ne biçim aşıklar. / Offf oluyor Ramazan. / Hiçbir işkolunda tecrübesi olmayan o yakışıklı mı kapı gibi oğlana iş yok. / Ali şahane yakısıklışahane sağlıklı bir genç adam olarak dönüyor askerden. / ‘O kadar basit diil oğlum’u dayıyor Ramazan. / Bırrr oluyor." (sayfa 20-21)

Bu retorik ya da dilin olanaklarını zorlamak falan değil. En hafif tabirle vasatın da altı... 

"Bu romanın dili bir üslupsa, Türkiye'nin kahvelerinde, lise kantinlerinde, 3. sınıf televizyon dizilerinde, sabah programlarında on binlerce 'Türkçe üslupçusu' vardır!" (sayfa 21)

Küresel pespayelik örnekleri de var elbette. Taylan Kara'nın, "Olasılıksız" isimli şaheser üzerine yazdıkları da epey eğlendirdi beni:

"Bu kitap en derin eleştiri ifadeleri 'süpeeeer', 'inanılmazzzz', 'vaaaav'dan ibaret 'sanatsever'ler için nefes kesici bir kitaptır, ki bu zümrenin sık sık apne nöbetlerine girdiği bilinmektedir... Nefesler topluca kesiliyor olmalı ki kitap benim görebildiğim kadarıyla 76. baskısını yapmıştır... Bu kitabı bir şeye benzetecek olursak en uygun şey patates cipsidir. Kolay yenen, gereksiz, pişman olunası, zararlı..." (sayfa 23)

Kitapları varaklı billboardlarda tanıtılan yazarları, yine aynı billboardlarda reklam yıldızı olarak görmenin mümkün olduğu, aynı kitabın kadın okuyucular için pembe, erkek okuyucular için gri kapakla pazarlandıgı bir çağda, vasat edebiyatı okuyucuları da Taylan Kara’nın eleştirilerinden nasiplerini fazlasıyla alıyorlar. "Vasat Edebiyatı Okuru" yazısında, edebiyat piyasası isimli devasa çarkın ürettiği malın alıcısını mizahi bir dille tarif ediyor. Beğenilerini maymuncuk sözcüklerle – örneğin başarılı, nefes kesici, keyifli – ve içini doldur(a)madan anlatan, en önemli değerlendirme ölçütü hoşlanma ya da benim eklememle elektrik alma olan, sıvı gibi akışkan, bir solukta okunan, okurken yormayan kitaplardan haz alan, okuyacagı kitabı vitrinlerden, afişlerden, reklamlardan veya cok satanlar listesinden edinen bir kitledir karşımızda olan. Ve bir de, bir okuru, vasat edebiyatı okuru yapan en temel özellik: bunların hiçbirisinin farkında olmamak. Ve soruyor Taylan Kara: Okur dokunulmaz ve sorumsuz mudur? Vasat edebiyatına ve yazarlarına karşı takınılan haklı ve eleştirel tutum okura karşı da takınılmalı, okur fetişizminden kurtunulmalıdır.

Son olarak, ilerici sanatı, "insanı derinlikli işleyen, insanlık durumlarını ortaya koyan ve okuyucuda farkındalığı arttıran, bilinc yaratan sanat” olarak tanımlıyor Taylan Kara ve kişisel seçkisinden 'güzel' edebiyata örnekler veriyor: Vasili Grossman ve Stanislaw Lem'in kitapları gibi... Bitirirken de vasat edebiyatı veya çoğu zaman edebiyat piyasası / piyasa edebiyatı diye nitelendirdiği bu çürüme, çürütme düzeneğine karşı direnmeye ve hatta iğrenmeye çağırıyor biz okurları:

"Vasat edebiyatı, bir sürüleştirme ve ahmaklaştırma aracıdır. Ahmaklaştırdıkça ahmaklaşmakta, ahmaklaştıkça ahmaklaştırmaktadır. Nice şanlı isyanı tutuşturan, küçük bir tiksinme duygusunun kıvılcımı olmuştur. Bu kitap bir iğrenme çağrısıdır."
Hayal Yayınları, 2015, 1. Basım
Related Posts with Thumbnails