12 Haziran 2016 Pazar

Ali Dilber - İstanbul Falcısı

İstanbul Falcısı şehrin varoşlarında hazine arazileri üzerine kurdukları derme çatma gecekondularda köylerindeki gibi yaşayan, çok çocuklu, hemen hemen herkesin ''inşaatçı'' olduğu, bu nedenle de ''bazen sofralarında iki kişiye bir kaşık düşerken bol miktarda kazma, kürek, mala, elek, boş gaz tenekesine'' sahip olan aileleri ve onların gündelik hayatını anlatıyor. Doğuştan kambur Bekir, kardeşleriyle ve özellikle ''aklından geçenleri bilebilecek'' olması nedeniyle hem çekindiği hem de çok sevdiği ikinci ablası Sevdiye, okuma yazma bilmeyen anne ve babaları, ''efsunlu kâatlar''a yazdığı muskalarla dertlilere deva olan ama, kendisinin çocuk sahibi olamama derdine çare bulamayan Ahmet amcası, istifçi ve karaborsacı olması nedeniyle Saddam olarak anılan Ömer amcası romanın baş kişileri. Ergenliğe daha adım atmamış kambur Bekir’in ağzından, mahalle camisi çevresinde gelişen ve kendi aralarında Atatürk’ü Deccal, çeşitli zamanlarda Balkanlardan Türkiye’ye göç edenleri Deccal’ın memleketlileri, cumhuriyet okullarını bayraklı, öğretmenlerini bayrakçı olarak anan cemaat olgusu gözler önüne seriliyor.
Yoksulluklarını takdir-i ilahi olarak kabul edip katlanmaları ve bunun gerçek nedenlerini kavrayıp düzeni sorgulamalarını engellemek için mahalle halkının maruz kaldığı yoğun dinsellik sekiz yaşındaki kambur Bekir’in tüm anlatımına sindirilmiş. İki laflarından biri durumlarına şükretmek ve hamdetmek olan, derin tevekküllü bu insanlar ''zenginlik bitince fakirlik de bitecek'' sözünü duyduklarında bunun anlamı üzerinde derinliğine düşünmeseler, bunu düşünecek donanımda olmasalar bile bu sözü zaman zaman hatırlayacaklar ama, mahallelerindeki yoğun politik kutuplaşmaya rağmen yine de yoksulların safında olmayı beceremeyeceklerdir. Kendi deyimleriyle ''Anarşiciler'' ile ''Kurtçular'' arasındaki kanlı kavgada kendi ailelerinden kimsenin zarar görmemesini ''Allah’ın, Resul’ünün ve Efendi’lerinin'' lütfu olarak algılayan bu aile günümüz iktidarının toplumsal tabanının tipik bir örneğini oluşturuyor. İnsan sormadan, üzerinde kafa yormadan edemiyor... Dinsellik, cemaat olgusu toplumun yaşamında, insanların hayatında nasıl bu kadar söz sahibi olabiliyor? Onları ve davranışlarını baştan sona nasıl şekillendiriyor?
Küçücük çocuklara, ergen veletlere boyundan büyük laflar ettiren, günümüz piyasa edebiyatını fethetmiş ''samimi'' anlayış ve anlatımların aksine, kambur Bekir, roman boyu gülümseten tatlı diliyle yaşadıklarını, anlam veremediği tonla çelişkiyle birlikte öyle güzel aktarıyor ve bu dil aracılığıyla öyle güçlü ve gerçekçi bir atmosfer yaratıyor ki... Emile Ajar'ın (ya da Romain Gary) ''Onca Yoksulluk Varken'' adlı eşsiz romanını okuyormuşum gibi hissediyorum. Onun 10 yaşındaki anlatıcısı Momo geliyor hemen aklıma...
Özetle, ''İstanbul Falcısı'', ana akım medya tarafından parlatılan, yol kenarındaki panolarda, hatta minibüslerde reklamı yapılan, bir bölümü de reklam yıldızı olan yazarların kitaplarından uzak durarak, güvendiğim kişilerin eleştirdiği eserleri okumak konusundaki tercihimin doğruluğunu bir kez daha sınamama vesile oldu. Zira iyi, güzel romanlara kolay rastlanmıyor. ''İstanbul Falcısı'', kambur Bekir, sunduğu gerçekçi ve güçlü yetmişli yıllar panoraması ve diliyle umut tazeliyor. Edebiyat ölmedi dedirtiyor...
Ozan Yayıncılık, 2011, 1.Basım

Ali Dilber (1939 - )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails