3 Temmuz 2016 Pazar

Orhan Pamuk - Kırmızı Saçlı Kadın

Okumaya başladığım her kitaba - roman, öykü, vs. -, 'iyi', 'güzel' bir yolculuk olması umuduyla başlıyorum. Bu 'iyi' ve 'güzel'in subjektif olduğunun, okurdan okura değişeceğinin elbette bilincindeyim. Kendimce ''iyi'' ve ''güzel''in içini ise şöyle dolduruyor, okuduğum romandan beklentilerimi şöyle sıralıyorum:

- İnsanlık durumlarını ortaya koyması ve insanı derinlikli işlemesi,
- Özenli bir dil (çeviri ise özenli, kaliteli bir çeviri),
- Nedenselliği güçlü, gerçekçi* bir kurgu, karakterler,
- Farkındalığı arttırması, bilinç yaratması.


(*Burada gerçekçilikten kastım, yazılanın, anlatılanın 'gerçek' olmasından ziyade, asgari bir inandırıcılık. Yoksa yazar, sürreal, gerçeküstü bir dünyanın da kapısını aralayabilir ve yarattığı karakterler,  sunduğu arkaplan ve atmosferle bu sürreal ya da gerçeküstü dünyayı hiç yadırgamayabilir, o yeni dünyanın içine düşüp, artık onun gerçekliğini yaşamaya başlayabilirsiniz.)

'Kırmızı Saçlı Kadın'ı da okumaya niyetlendiğim her roman gibi bu beklentilerle, önyargılı davranmamaya gayret ederek okudum. Ama, bir türlü derinleşemeyen, neredeyse hiçbir nedensellik gözetmeden hareket eden karakterleri, tesadüflerle örülmüş kurgusu, yer yer karşıma çıkan özensiz dili nedeniyle olamamış, heba edilmiş bir roman olarak küçük kitaplığımdaki yerini alıyor maalesef. Kendi kendime soruyorum: diğer Pamuk romanlarına göre daha kısa (195 sayfa) olan 'Kırmızı Saçlı Kadın'ı okuyunca elime ne geçti, bende yeni bir farkındalık, bilinç yarattı mı? Yani bir hayrı dokundu mu? Buna da cevabım maalesef hayır... Oysa biri batının diğeri de doğunun birer mitosu, Sofokles'in Kral Oidipus'u (oğul babayı öldürür) ve Firdevsi'nin Şehname'sindeki Rüstem ve Sührab'ın (baba oğulu öldürür) bir çarpışması, sentezi olma iddiasını taşıyan bir roman hakkında yazıyorum. Bununla ilgili de bir derinleşme, dişe dokunur bir tartışma göremeyince roman boyunca, sonuç kocaman bir hayal kırıklığı oluyor.

Aslında roman hakkında neden böyle düşündüğümü örnekler vererek açmayı düşünüyordum. Hatta bir iki paragraf yazdım da... Yazdıklarımı tekrar gözden geçirinceyse romanla ilgili birçok bilgiyi, olayı ele verdiğimin farkına vardım. Bu yüzden o satırlar yazımda olmayacak. Ancak, romanda birbirini takip eden olaylar arasındaki nedenselliğin ve karakterleri harekete geçiren itkilerin zayıflığı, çokça aklımdan geçen 'Neden? Niçin?' sorularına verilebilecek cevapları sayfalarda bulamamam, romanda Orhan Pamuk ne istiyorsa onun olduğunu, karakterlerin değil Pamuk'un at koşturduğunu hissettirdi.

Oysa roman ya da öykünün, yazarın istediği gibi at koşturacağı mecralar olmadığını düşünüyor, roman karakterlerinin, yazarın ağzıyla değil, kendi nesnellikleri içinde konuşması, yaşaması gerektiğine inanıyorum. Eğer karakterlerde veya kurguda - kökten ya da değil - değişimler olacaksa da, yazar bu değişimlerin ardındaki nedenleri, altyapıyı, arkaplanı okura göstermese bile sezdirmelidir ki, romanın içtutarlılığı, gerçekçiliği, nedenselliği zedelenmesin. Yoksa, yazarın damdan düşen oldu bittilerle, okuru ters köşeye yatıran bir kurgu sunamayacağı kanaatindeyim. Aksine, böyle olunca biz okurun elinde, yazarın ağzıyla konuşan ya da onun hareket ettirdiği kuklalar ve havada kalmış bir kurgu kalıyor maalesef. 

Yapı Kredi Yayınları, 2016, 2. Basım

Orhan Pamuk (1952 - )

1 yorum:

  1. gerçekten güzel bir konuya değinmissiniz blogunuzu yeni keşfettim başarılarınızın devamı dileğyle

    YanıtlaSil

Related Posts with Thumbnails